oyun ve gerçeklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oyun ve gerçeklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2014 Cumartesi

Katıksız Eril ve Katıksız Dişil Öğeler - Hamlet'e Dair

İnsan yavrusunun gelişiminde ben olmaya başlarken katıksız dişil öğenin nesne ilişkisi bütün deneyimlerin en basiti olan var olma deneyimini kurar. Burada kuşaklar arasında gerçek bir süreklilik görülür; var olma kadın ve erkeklerdeki, kız ve erkek bebeklerdeki dişil öğe yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılır. Bu daha önce de söylendi ama her zaman kadınlar ve kızlar açısından söylendi; bu da meseleyi yanlış yöne sevk etti. Çünkü aslında hem erkeklerdeki hem de kadınlardaki dişil öğelerle ilgili bir mesele bu.
Buna karşılık eril öğenin nesneyle ilişkisi ayrılmışlığı gerektirir. Ben örgütlenmesi ortaya çıkar çıkmaz bebek nesneye ben olmama ya da ayrı olma niteliğini yükler ve hayal kırıklığından kaynaklanan öfke de dahil olmak üzere id'ini çeşitli biçimlerde tatmin eder. Dürtü tatmini nesnenin bebekten ayrılığını pekiştirir ve nesnenin nesneleştirilmesine yol açar.

Kız ya da oğlan bebek ya da hastadaki kız öğesi memeyi bulduğunda aslında kendilik bulmuş demektir. Eğer "kız bebek memeyle ne yapar?" diye sorulacak olursa, bunun cevabı şu olmalıdır: Bu kız öğesi memenin kendisidir, memeyle annenin özelliklerine sahiptir ve arzu uyandırıcıdır. Zamanla arzu uyandırıcı demek yenilebilir demek olur; bu da bebeğin arzu uyandırıcı ya da daha sofistike bir ifadeyle heyecan verici olduğu için tehlikede olduğu anlamına gelir. Heyecan verici olmak, birinin eril öğesine bir şey yaptırtmaya eğilimli olmaktır. Bu nedenle bir erkeğin penisi, kızda eril öğe faaliyeti yaratan heyecan verici bir dişil öğe olabilir. Ama (bunu açıkça belirtmek gerekir) hiçbir kız ya da kadın böyle değildir; sağlıklıyken kızda da oğlanda da değişik miktarda kız öğesi vardır. Ayrıca işin içine kalıtım faktörü de girer, bu yüzden de bir oğlanın yanında duran kızdan daha güçlü bir kız öğesine sahip olması, kızın katıksız dişil öğe potansiyelinin ise daha az olması mümkündür. Buna bir de annelerin iyi memenin ya da annelik işlevinin iyi meme tarafından simgeleştirilen parçasının arzu uyandırıcılığını iletme kapasitelerindeki farklılıkları eklersek, bazı oğlan ve kızların biyolojik koşullarının yanlış tarafına yüklenmiş orantısız bir biseksüellikle birlikte büyümeye mahkûm olduklarını görebiliriz.

Aklıma şu soru geliyor: Hamlet'in kişiliğini ve karakterini resmederken Shakespeare esas olarak neyi anlatmak istiyordu?

Hamlet, esasen Hamlet'in kendini içinde bulduğu korkunç ikilemle ilgilidir; bir savunma mekanizması olarak içinde oluşan çözülme yüzünden de bu ikilemden çıkamamaktadır. Hamlet rolünü bunu göz önünde bulundurarak oynayan bir aktörü izlemek hoş olurdu. Bu aktör ünlü tiradın ilk dizesini özel bir biçimde söylerdi: "Olmak ya da olmamak..." Derinliği ölçülemeyen bir şeyin en dibine ulaşmaya çalışırcasına "Olmak, ... ya da ..." der ve burada biraz dururdu, çünkü Hamlet karakteri aslında alternatifi bilmez. En sonunda da biraz bayağı sayılabilecek alternatifi dile getirirdi: "... ya da olmamak"; sonra da onu herhangi bir yere götüremeyecek olan yolculuğuna çıkardı. "Acep hangisi, nefsine destur deyip karayazının / Oklarını, güllelerini sineye çekmek mi, yoksa / Bu belâ deryasına karşı isyan etmek mi / Yaraşır insan olana? (3. Perde, 1. Sahne). Hamlet burada sadomazoşist alternatife geçmiş ve başladığı temayı bir yana bırakmıştır. Oyunun devamı sorunun uzun uzadıya işlenmesinden ibarettir. Şunu kastediyorum: Hamlet bu evrede "Olmak" düşüncesine bir alternatif ararken betimlenir. Kişiliğinde babasının ölümüne kadar, zengin kişiliğinin değişik yönleri olarak bir arada, uyum içinde yaşamış olan eril ve dişil öğeleri arasında ortaya çıkan çözülmeyi ifade etmenin bir yolunu aramaktadır. Evet farkındayım, sanki bir sahne karakterinden değil de bir kişiden söz ediyormuş gibi yazıyorum ister istemez.
Bence bunun zor bir tirad olmasının nedeni, Hamlet'in kendisinin içinde bulunduğu ikilemden çıkmasını sağlayacak ipucuna sahip olmamasıdır, çünkü bu ipucu Hamlet'in durumunun değişmesinde yatmaktadır. Shakespeare bu ipucuna sahipti, ama Hamlet Shakespeare'in oyununu seyredemezdi.
Oyuna bu açıdan bakılırsa Hamlet'in Ophelia'ya olan tutumundaki değişiklik ve ona karşı acımasızlığı şöyle yorumlanabilir: Hamlet artık bölünmüş ve Ophelia'ya devredilmiş olan kendi dişil öğesini insafsızca reddetmektedir; bu arada istemediği eril öğesi bütün kişiliğini işgal etmeye başlamıştır. Ophelia'ya karşı acımasızlığı, Hamlet'in kendi bölünmüş dişil öğesini terk etme konusundaki isteksizliğini gösteriyor olabilir.
O halde Hamlet'e içinde bulunduğu ikilemin doğasını gösterebilecek olan şey (eğer okuyabilse ya da sahnede izleyebilseydi) oyunun kendisiydi. Oyun içindeki oyun bunu yapmayı başaramadı.; bence bu oyunu Hamlet, trajedinin meydan okuduğu eril öğesini (ki trajedi de bu eril öğeyle iç içe dokunmuştur) hayata geçirmek amacıyla sahnelenmişti.
Shakespeare'in kendisinde de görülen bu ikilemin sonelerinin içeriğinin ardındaki sorunu oluşturduğu söylenebilir. Ama bunu söylemek, sonelerin esas özelliğini, yani şiiri görmezden gelmek, hatta şiire hakaret etmek demek olur. Gerçekten de Profesör L.C. Knights'ın (1946) ısrarla üzerinde durduğu gibi oyun kişileri sanki tarihte gerçekten yaşamış kişiler gibi ele alındığında oyunlardaki şiir kolayca unutulabilmektedir.


D.W. Winnicott / Oyun ve Gerçeklik

* Görsel : Dobie

5 Eylül 2014 Cuma

Oyun ve Gerçeklik

     Oyun oynama fikrini kavrayabilmek için küçük bir çocuğun oynama tarzının değişmez özelliği olan takıntıyı ele almak yararlı olacaktır. İçerik önemli değildir. Önemli olan, daha büyük çocuklarla yetişkinlerin konsantrasyonunu andıran, neredeyse dış dünyadan çekilme denebilecek durumudur. Oynayan çocuk, kolayca terk edilemeyen, dışarıdan müdahalelere de pek açık olmayan bir alanda ikamet eder. Bu oyun alanı iç ruhsal gerçeklik değildir. Bireyin dışındadır, ama dış dünya da değildir. Çocuk bu oyun alanına dış gerçeklikten nesneler ya da olgular taşır ve bunları içsel ya da kişisel gerçeklikten gelen bir örneğe hizmet edecek şekilde kullanır. Çocuk varsanı görmeksizin, rüya potansiyelinden bir örnek yaratır ve dış dünyadan seçtiği parçalardan oluşan bir ortam içinde bu örnekle birlikte yaşar. Çocuk oynarken dışsal olguları rüyaya hizmet edecek biçimde kullanır ve bu seçilmiş dışsal olgulara rüyaya özgü bir anlam ve duygu yükler.

     Oyun oynama güveni içerir ve (başlangıçta) bebek ile anne figürü arasındaki potansiyel mekândan kaynaklanır; burada bebek neredeyse mutlak bir bağımlılık durumu içindedir ve anne figürünün kendisine uyum göstereceğine kesin gözüyle bakar.

     Geçiş olgularından oynamaya, oynamadan başkalarıyla birlikte oynamaya, buradan da kültürel deneyimlere giden dolaysız bir gelişim söz konusudur.

Psikoterapi iki oyun alanının, hastanın ve terapistin oyun alanlarının örtüştüğü yerde gerçekleşir. Psikoterapi birlikte oynayan iki kişiyle ilgilidir. Bunun mantıksal sonucu da, oyun oynamanın mümkün olmadığı yerde terapistin yaptığı işin hastayı oyun oynayamayacak durumdan oyun oynayabilecek duruma getirmeye yönelik olmasıdır.

     Sağlığın göstergesi olan ve evrensel olan şey oyundur; oyun oynama büyümeye, dolayısıyla da sağlığa katkıda bulunur, grup ilişkilerine girmeyi sağlar, psikoterapide bir iletişim biçimi olabilir ve son olarak psikanaliz oyun oynamanın insanın kendisiyle ve başkalarıyla iletişim kurmasına hizmet eden çok özel bir biçimi olarak gelişmiştir.

     Doğal olan oyun oynamadır; psikanalizse yirminci yüzyıla özgü son derece karmaşık bir olgudur. Sadece Freud'a değil aynı zamanda oyun oynama denen doğal ve evrensel şeye de ne kadar çok şey borçlu olduğumuzu analiste sürekli hatırlatmakta fayda vardır.



D.W. Winnicott / Oyun ve Gerçeklik

İlk Bağ

Hiçbir şeydi ilkin. Yoktu. İki bedendeki farklı iki hücreydiler bağlanmadan önce birbirlerine. Biri milyonlarcası arasından sıyrılmış...